17 Şubat 2014

KALKINMANIN KOŞULLARI

ile Emrah Konuralp
Share

2001 yılında kurulan ve 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara gelen AKP’nin iş çevreleri, merkez sağdaki muhafazakarlar ve İslamcılar arasında kurulan tek parti iktidarın sağladığı olanaklardan yararlanmaya dayalı bir koalisyon olduğunu biliniyor. 11 yılı aşkın iktidarı süresince bu koalisyonun otoriter liderin alternatifsizliği üzerine kurulu bir karşılıklı yarar birlikteliği nedeniyle ayakta kaldığı da çok açık.

Ekonomik anlamda Batı sermayesinin ülkeye girişine dayalı, yani çok büyük ölçüde kendilerinin “faiz lobisi” olarak adlandırdıkları kesimin güdüleriyle örtüşen bir modelin suni ve kısa süreli “başarı” öyküsünün sürdürülemezliği önemli bir parametre.

Ülkenin Batı’dan kopmadan ama Doğu’ya açılmaktan da çekinmeyen, Avrasyalaşma sürecinin sağladığı yeni fırsatları değerlendirmeye odaklı bir ekonomik stratejiye gereksinimi var. Türkiye sırf kendi iç dinamikleri ve ulusal pazarına dayalı bir kalkınma modeliyle yerinde sayacak bir ülke değildir. Türk ekonomisi bölgede Batı ile rekabet edebilecek deneyime ve üretkenliğe sahip bir ekonomidir.

Yerli kaynaklarımızın yaratıcı girişimcilik atılımlarıyla ve katılımcı planlama anlayışıyla dışa dönük yeni bir model çerçevesinde ele alınması gerekiyor. Yani yerli ve yeni bir ekonomik kalkınma stratejisiyle küresel oyunda söz sahibi olmanın yolunu bulmamız gerekiyor. Bu yol da şüphesiz ki, üretimden geçer.

Yabancı finansal sermayenin ülke ekonomisine girmesi asla yeterli görülemez. Bu sermaye üretime yönelmedikçe “faiz lobisi” tantanasını daha çok dinleriz. Mevcut ekonomik yönelimimiz girişimciliği değil rantı besleyen bir hormonlu yapıdır. AKP iktidarıyla yabancı sermaye, üreterek bu ülkede değer yaratmak için değil, paradan para kazanmak için Türkiye’ye giriyordu. Diğer bir ifadeyle, yarattığımız değeri dışarıya bağlamak için gelen, o arada rekor üstüne rekor kıran ve 2014’te dünya çapında ilk 4’e gireceğimiz cari açığı finanse etmekte kullanılan bir para söz konusu.

Oysa gerçek yatırıma dönüşecek bir iklimin oluşmasıyla dış kaynaklı sermayenin ülke ekonomimize zarar değil yarar getireceğini biliyoruz. Peki bu iklim nasıl sağlanır? Birincisi, insana yatırım yaparak beşeri sermayemizi daha da güçlendirmeliyiz. Bilimden beslenen ve insanlara meslek kazandırmaya odaklı bir eğitim sistemi Türkiye için kurtuluştur.

İkincisi sosyal adaletin yani hakça paylaşımın önünü açmak, ekonomik eşitsizlikleri azaltacak önlemler geliştirmek gerekir. Eğer iç pazarımız güçlü olmazsa üretime dönük yatırımlar girişimciler açısından riskli olur. Ulusal pazarı güçlendirmenin yolu da yurttaşların gelir düzeyini, refahını artırmaktan geçer. Yani aslında sosyal adaletin sağlanması sermaye çevrelerinin de çıkarınadır.

Üçüncüsü, al gülüm ver gülüm ilişkisine dayalı patronaj sistemine son vermek; açıklık, şeffaflık ve hesap verilebilirlik kavramlarına dayalı bir yönetim anlayışını egemen kılmaktır. Bu koşul, yolsuzluğu bir geçim kapısı olarak gören yoz siyasetçilerin ülkeyi yönetmek veya makamları ele geçirmek için yarıştığı bir ortamda asla kökleşemez. Son dönemde ayyuka çıkan güçlü yolsuzluk emareleri bu koşulu sağlamaktan ne denli uzak olduğumuzun göstergesidir. Toplumun siyasetçilere ve siyaset kurumlarına güvensizlik duymasının nedeni işte bu siyasal yozlaşmadır.

Dördüncü, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı kurumsallaşmış bir demokrasi, yatırım ortamı için elzemdir. Çünkü demokrasinin güçlü olmadığı bir rejimde ekonomik gelişme ve yatırım için çok önemli bir koşul olan öngörülebilirlik söz konusu olamaz; keyfi yönetim, hukukun önüne geçer. Türkiye’nin, özellikle AKP’nin üçüncü döneminden başlayarak, tek adam yönetimine dönüştürülmeye çalışılması, iddia edilenin aksine, istikrar değil, istikrarsızlık getirir. “Devlet benim” deme noktasına yaklaşan aşırı otorite heveslisi bir yürütmenin başı, artık ne güçler ayrılığını, ne hukukun üstünlüğünü tanıyor!

Oysa, bu dört koşulun yaşama geçirildiği bir düzeni toplumumuz hak etmektedir. Yozlaşma ve yoksulluk bu ülke insanlarının kaderi veya kör talihi değildir. AKP yönetimi ekonominin sağlam temeller üzerinde büyümesini sağlayacak koşullardan her geçen gün daha da uzaklaştığı için artık kendilerini iktidara taşıyan o büyük koalisyonu bir arada tutma şansını da yitirmiştir.

Sosyal anlamda ülkenin çoğunluğunu oluşturan merkez-sağ muhafazakar kitlelerin yaşam tarzının teşvik ederek, yani sosyal muhafazakarlıkla oy devşirme kolaycılığının geçerliliği kalmamıştır. AKP’nin oy tabanı olarak yaslandığı sosyal çoğunluğun ülkenin tamamına hükmetme aracı olarak “milli irade” saikiyle bütünleştirilmesi o kitleyi aslında bir baskı mekanizmasının aracına indirgediği için muhafazakar insanlarımıza da büyük haksızlıktır.

Geleneklerine bağlı olanlarla Batılı yaşam tarzını benimseyenler artık oy uğruna kutuplaştırılmadan özgürce ve hoşgörüyle bir arada yaşayabilecekleri bir Türkiye’nin özlemi içindedir. Bu özlemi gören ve bunu gerçekleştirmek için çalışacak ve alışılmışın dışındaki yeni siyasetçilerin önü açıktır.